Makaleler
Fatih GÖNEN tarafından yazıldı.    Çarşamba, 23 Şubat 2011 16:18    PDF Yazdır e-Posta
İKİNCİ DÜNYA SAVAŞINDAN GÜNÜMÜZE TÜRKİYE-ABD İLİŞKİLERİ VE BU BAĞLAMDA GÜNCEL TÜRK DIŞ POLİTİKASINA BAKIŞ

b_200_200_16777215_0___resimler_tr_abd.jpg

Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerini detaylı bir şekilde inceleyebilmek için önce Türk Dış Politikasının temel prensiplerinin ve bu doğrultuda ekseninin ne olduğunu, sonrada Türk-ABD ilişkilerinin geçmişten günümüze nasıl seyrettiğini açıklamak konuyu anlamlandırmak için gerekli olacaktır.Bir ülkenin dış politikasının temel prensiplerini kavrayabilmek için, o ülkenin yakın geçmişine bakmak gerekir.

Türk dış politikasının temel ilkeleri arasında statükoculuk ve Batıcılık ön planda durmaktadır. Statükoculuktan anlamamız gereken Türkiye'nin mevcut sınır ve dengelerin korunmasını hedeflediği çıkarılmalıdır. Batıcılıktan ise, Tanzimat Fermanından itibaren batılılaşma yolunu seçen, Cumhuriyetin ilanından itibaren de bu yolu kesin ve geri dönüşü olmayacak şekilde şekillendiren Türkiye imajı akla gelmelidir.

 

Türk dış politikasının iki temel prensibi olan ‘’Batılılaşma ve statükoculuk’’ ışığında Türkiye-ABD ilişkilerini tarihi süreçte incelediğimizde, ABD İkinci Dünya Savaşı öncesine kadar Ortadoğu ülkeleriyle ve Türkiye ile sınırlı derecede ilişki kurmuştur. Bunun nedeni ABD'nin bölgesel bir gücün ötesine geçememiş olması ve yalnızcılık politikasını benimsemiş olmasıdır. Fakat İkinci Dünya Savaşı sırasında ve özellikle sonrasında, uluslararası dinamiklerin değişmesi; savaşın galibi olan iki büyük gücün yani, ABD ve Sovyetlerin ‘’Soğuk Savaş’’ adı verilecek bir mücadele içine girmesine sebebiyet vermiştir. Bu mücadele ABD'nin yalnızcılık politikasını terk etmesine neden olmuştur.

ABD artık Dünya'nın tüm stratejik bölgelerinde ve doğal olarak Ortadoğu bölgesinde daha aktif bir politika izlemeye başlamıştır. Bu politika değişikliğini simgeleyen en belirgin olay 1947'de açıklanan Truman Doktrini olmuştur. Bu doktrinde dönemin ABD başkanı Truman, Dünyanın iki kutba ayrıldığını dile getirmiştir. Bu doktrinde komünizm tehditi altında olan ülkelere ABD'nin gönüllü olarak yardım edebileceği fikri ortaya konmuştur. Bunun sonucunda kendilerini komünizm tehditi altında gören Yunanistan ve Türkiye'ye ABD tarafından askeri-ekonomik yardım öngörülmüştür.

ABD'nin bu yardımdaki esas amacı Sovyet tehditi altındaki iki ülkeyi de koruma altına alıp kendi safına çekmek istemesidir. Truman Doktrinin hemen ardından 1948 yılında, Doktrinden çok daha geniş kapsamlı bir yardım paketinin Türkiye'nin de dahil olduğu birçok Avrupa ülkesine yapılması, ABD'nin artık Sovyetlerle mücadele etmek uğruna ve kendi ideolojik felsefesine uygun olan liberal ekonomi düzenini sağlamak için, birçok fedakarlığı yapabileceğini göstermiştir. Truman Doktrinin ve Marshall yardımlarının hemen ardından 1950 yıllarındaki seçimlerde devletçi politikalardan çok liberal politikaları savunan ‘’Demokrat Parti’’nin iktidara gelmesi artık Türkiye'nin hangi kutupta olduğunu siyasal olarak da gösteren belirtidir. Marshall yardımını alan batılı devletler bile kısa sürede ABD'nin en azından ekonomik güdümüne girmişlerdir. Fakat Türkiye ise ABD'nin hem ekonomik hem de siyasi güdümüne girmekten kurtulamamıştır.

Sadece Marshall yardımıyla bile belli bir güdüme giren gelişmiş Batı devletlerinin olduğunu düşünürsek; Türkiye'nin gerek Marshall gerek Truman yardımlarını aldığını ve en önemlisi de Sovyetlerden algıladığı tehditten dolayı ABD'ye daha çok bağlandığını hatırlamamız, bu durumun çokta şaşırtıcı olmadığını bize gösterir. 1950-1960 dönemi arasında Türk-ABD ilişkileri oldukça iyi durumdadır, hemen hemen hiç sorun yaşanmazken, Türkiye açısından özellikle ekonomi alanından ileriki yıllarda kronik sorunlar oluşturacak bir çok gelişme yaşanmaya başlanmıştır. Türkiye’nin üretim toplumundan tüketim toplumuna geçişi bu dönemde başlamıştır. ABD'nin tabiri caizse siz üretmeyin biz size satarız mantığı Türkiye tarafından bu yıllarda kabul edilmiş ve Türkiye sanayi alanında atılım yapamamış ham madde ihraç edip, mamul ürün ithal etmeye başlamıştır. ABD ile bu şekilde başlayan ekonomik ve siyasal bağımlılık ilerleyen yıllarda da Türkiye’nin önüne sorunlar çıkmasına neden olacaktır. Hatta bazı durumlarda ABD tarafından ambargo uygulanması, Türkiye’yi ekonomik krizlere sürükleyecek nedenlerin başında gelecektir.

Diğer taraftan 4 Nisan 1949’da Batı’yı Sovyet tehditinden korumak için ABD önderliğinde Avrupa ülkelerinin de içinde bulunduğu NATO kuruldu. Bu gelişme Türkiye için de bir umut olmuştur. Türkiye'de Sovyetlerden tehdit algılandığından dolayı, bu örgüte büyük uğraşlar sonucunda üye olmuştur. Türkiye’nin Nato'ya üyeliği Türk-ABD ilişkileri açısından da büyük önem arz etmektedir. Çünkü gelecekte yaşanacak birçok olaya, iki ülke arasındaki NATO bağlantısı sebep olacaktır.

Truman Doktrini, Marshall yardımları ve NATO üyeliği sonucunda Türkiye tüm Soğuk Savaş döneminde ve hatta sonrasında yanında yer alacağı büyük gücü seçmiş bulunmaktadır. Başka bir ifadeyle 1945'ten beri toprak talebi olan Sovyetlerden, ABD'yi arkasına alarak korunma yolunu seçmiştir. Belirtilmelidir ki bu yolun tek çare olup olmadığı halen tartışılmaktadır.

Yukarıda yazılan sebeplerin etkisiyle, yani gerek ABD'nin Türk Dış Politikasının temel ilkelerini daha çok temsil etmesi, gerekse de Uluslar arası konjonktürün Türkiye'yi taraf seçmek zorunda bırakması, Türkiye'yi ABD'ye yakınlaştırmıştır. Bu gelişmelerden günümüze kadar Türkiye ile ABD arasındaki dış politika ilişkileri her zaman üst düzeyde olmuştur. Zaman zaman iniş ve çıkışlar yaşansa da, Türk-ABD ilişkileri her zaman aktif durumda olmuştur. Bu iniş ve çıkışlara bakacak olursak. İlk gerilim ABD ile Sovyetler arasında yaşanan Küba Krizi döneminde 1962 yılında meydana gelmiştir. Burada ABD'nin Türkiye'ye bazı gerçekleri söylemediği anlaşılmış, İsmet İnönü olaydan 8 yıl sonra TBMM'de ABD'nin gerçekleri söylemediğini itiraf etmiştir. Asıl gerilim 1964 yılında başkan Johnson'un İsmet İnönü’ye ultimatom niteliğinde yolladığı mektubu sırasında yaşanmıştır. 1963 yılının 25 Aralık gecesi Kıbrıs’ta Türklere yapılan katliam sonrasında Türkiye garantör devlet sıfatının gerekliliklerini göz önünde tutarak olaya müdahalede bulunacağını beyan etmiş fakat bu beyandan hemen sonra ABD'den bu konuda hiçbir destek alamamış üstüne Johnson mektubuyla tehdit almıştır. Bu mektuptan sonra gerekli askeri donanıma sahip olmayan Türkiye müdahale kararını iptal etmiştir. Bu tarihte Türkiye'de Amerika karşıtı gösteriler yapılmaya başlanmış ve ülkede etkisini her zaman hissettirecek bir ABD karşıtı kamuoyu oluşmuştur. Bu mektup Türk Dış Politikasını ve özelde de Türk-Amerikan ilişkilerini uzun yıllar olumsuz yönde etkilemiştir. Özellikle tek tarafa bağımlılığın zararları görülmüş yerli savunma sanayi oluşturulmaya başlanmıştır. Ayrıca Türkiye'nin taraf olduğu ikili ve çoklu anlaşmaların zor durumlarda Türkiye'nin nasıl elini ayağını bağladığı görülmüştür.

Johnson mektubunun ardından gerilen ilişkiler 1973'te Ecevit liderliğindeki CHP-MSP koalisyon hükümetinin başa gelmesiyle değişik bir boyut kazanmıştır. CHP-MSP koalisyonu önce ABD'nin baskısıyla Demirel'in uygulamaya koyduğu, haşhaş ekim yasağını kaldırmıştır. Bu karar ABD Senatosu'nun Türkiye'ye verilen borçların durdurulmasını ve ekonomik-askeri yardımların askıya alınması öngören ortak bir karar almasıyla sonuçlanmıştır. Fakat 1974 Temmuzunun ortalarında Kıbrıs'ta Nikos Samson tarafından gerçekleştirilen darbe sonrasında Türkiye'nin adaya garantör devlet sıfatını kullanarak müdahalede bulunması Afyon Sorunun çokta önemli olmadığını bize göstermiştir. Bu tarihten sonra Afyon Sorunu gündemden düşmüş yerini tamamen Kıbrıs Sorunu almıştır. ABD'deki Rum lobisi burada ABD senatosunu ve temsilciler meclisini etkilemiş Türkiye aleyhine bazı kararlar çıkmasını sağlamıştır. Bu kararlar arasında en önemlisi Türkiye'ye uygulanacak ambargo kararı olmuştur. Ambargoya Türkiye kamuoyundan çok büyük tepkiler gelmiştir. Türkiye’de füze krizi sırasında ortaya çıkan ABD karşıtlığı bu tarihte artık kökleşmiş bir hale geçmiştir. ABD’nin buradaki tutumu Türk-ABD ilişkilerini tarihte görülmemiş şekilde yıpratmıştır. Gerek uygulanan ambargolar gerekse de ekonominin sağlam bir temelde oluşturulamamasından dolayı Türkiye 1970'li yıllarda büyük ekonomik krizler ve bunun akabinde siyasi krizler yaşamıştır. İç karışıkların çıktığı ülke 1980'de askeri bir darbeyle baş başa kalmıştır. Bu darbe ABD'de memnuniyetle karşılanmış 1970'ler boyunca bozuk olan ilişkiler düzelmiş ve hatta Türk dış politikası eskisinden daha çok ABD merkezli bir hale gelmiştir. Bu dönemde savunma ve ekonomik işbirliği antlaşması imzalanmıştır. Daha sonra 1983 yılında başbakan olacak Turgut Özal döneminde de Türk- Amerikan ilişkileri her alanda gelişme kaydetmiştir. Kısaca 1983'ten Soğuk Savaş’ın bittiği tarih olan 1989'a kadar ilişkiler oldukça üst düzeyde tutulmuştur. Soğuk savaşın bitişi ilişkilerde bir duraksamaya ve Türkiye'nin rolünün sorgulanmasına neden olsa da, 1991'deki Körfez Savaşında Türkiye'nin üstlendiği rol, Türkiye'nin, ABD'nin süper güç olduğu bu ’Yeni Dünya Düzeni’nde de önemli bir konumunun olduğunu göstermiştir. 1990'lı yıllarda Türkiye içeride terörle ve krizlerle uğraşmak zorunda kalsa da, dış politika anlamında ABD ile ilişkileri çeşitlendirme yoluna gitmeyi tercih etmiştir. 1991 yılında geliştirilmiş “ortaklık kavramı” ortaya atılmıştır. 1995'ten sonra ise ilişkiler değişik bir boyut kazanarak “stratejik ortaklık” seviyesine çıkarılmıştır.

11 Eylül 2001'de ikiz kulelere yapılan terör saldırısı sonrası ABD ileriki yıllarda tüm dünyayı ve özellikle Ortadoğu bölgesini etkileyecek güvenlik vizyonunu değişimine gitmiştir. Tarihe Bush Doktrini olarak da geçen yeni ulusal güvenlik stratejisinde, ABD Soğuk Savaş’ın artık bittiğini eskiden en büyük düşmanları olan Sovyetler Birliğinin yerini yeni en büyük düşman olarak terörizmin aldığını ve bu yeni düşmanla eski tip güvenlik önlemleri ile mücadele edilemeyeceğini belirtmiştir. Diğer bir değişle Soğuk Savaş döneminde “özgür ulusların komünizme karşı desteklenmesi” biçiminde formüle edilen Truman doktrininin yerini, “özgür ulusların terörizme karşı korunması” şeklinde formüle edilebilecek Bush doktrinine bırakmıştır. Bu doktrin çerçevesinde ABD önce Afganistan'a El Kaide ile mücadele amacıyla daha sonra da 2003 yılında Irak'a nükleer silahların kontrolü ve demokrasi getirme amacıyla iki askeri müdahalede bulunmuştur.

11 Eylül 2001 sonrasında Türk-ABD ilişkilerine bakacak olursak; Bu dönemde Türkiye- ABD ikili ilişkilerinin iki ana eksene oturtabiliriz. Birincisi 11 Eylül saldırılarından sonra ABD'nin Ortadoğu’ya müdahalesi ve sonrasındaki dinamiklerin oluşturduğu eksen. İkincisi; Türkiye’nin yaşadığı ekonomik kriz sonrası, ABD'den talep ettiği destek ile ilgili eksen. Birinci eksene detaylandıracak olursak; 11 Eylül saldırıları ABD'nin dış politikasını başlı başına değiştirmiştir. ABD, radikal İslam’la savaşı, kendine görev belirlemiş, Ortadoğu’ya huzur, demokrasi ve barışı getirmek vaadiyle askeri müdahalelerde bulunmuştur. Bu müdahaleler önce Afganistan daha sonra da Irak'a olmuştur. Türk-ABD ilişkilerinin yoğunlaşması Irak'a yapılan müdahale sırasında ve sonrasında olmuştur. ABD, Irak’la sınır komşusu olan Türkiye'den sevkiyat yapabileceği askeri üs talep etmiştir. Fakat 1 Mart 2003'te TBMM'de ABD askerlerinin Türkiye'de bulunan üsleri kullanmasına izin veren tezkerenin geçmemesi iki ülke arasındaki ilişkilerde gerginliğe neden olmuştur. Fakat asıl olay bundan yaklaşık 4 ay sonra yaşanmıştır. Kuzey Irak'ta bulunan Türk askeri birliğine ABD askerleri tarafından yapılan baskın ve Türk askerlerinin başına çuval geçirilmesi olayı, Türk ABD ilişkilerini durma seviyesine getirmiştir. ABD daha sonra bu olaydan ötürü özür dilemiştir. Fakat Türkiye kamuoyu açısından bu olay ilişkilerde kapanmayacak derin bir yara açmıştır.

Türkiye, 2001 yılında ABD'nin Irak'a müdahalede bulunacağı söylentileri çıkmaya başladığından bu yana, müdahaleye temkinli bakmıştır. Türkiye 1990'lardan beri bölgede bir Kürt devletinin oluşumuna göz yummayacağını belirtmiştir. Bu nedenle Irak'ın bütünlüğünün korunması ve öncelikle BM kararlarına uymaya ikna edilmesi gerektiğini savunmuştur. Gerek Türkiye'de 35-40 yıldır var olan Amerika karşıtı kamuoyu gerekse de mevcut müdahalenin sonucunun Türkiye açısından zararlar getirebileceği ihtimali, 1 Martta TBMM'den tezkerenin reddiyle sonuçlanmıştır. Gerek tezkere sonrasında çuval olayının bir misilleme olarak algılanması, gerekse de ABD tarafından Türkiye'nin bazı kırmızı çizgilerinin arka plana atılması, Türkiye'nin ABD'ye temkinli yaklaşmasına neden olmuştur. ABD tarafından Kuzey Irak'ta oluşturulan “Irak Kürdistan Özerk Yönetimi”, Türkiye'nin endişelerinin artmasında etkili olmuştur. Bu olay, ABD'nin Irak Kürtlerini himaye edeceğini gösteren bir gelişmedir. 2004 yılı itibariyle ABD'nin tüm Irak'ta düzeni sağlayamadığı görülmüştür. Bu düzensizlik ve güvensizlik durumu Kuzey Irak'ta da hakim bir durumdadır. Bu gelişme Türkiye açısından, oldukça zararlı bir ortamın oluşmasına neden olmuştur. 2004 yılından itibaren Türkiye'nin Irak sınırından gelen terör olaylarında artışlar yaşanmaya başlanmıştır. Güvenliğin sağlanamaması PKK terör örgütünün yeniden toparlanma sürecine geçişini ve saldırılarında artışa gitmesini hızlandıran nedenlerin başında gelmiştir. 2007'de yaşanan Dağlıca baskını, terörle mücadele konusunda hükümetin daha aktif bir politika izlenmesini gerekli kılmıştır. Bu baskın sonrasında 5 Kasım'da gerçekleşen Bush-Erdoğan görüşmesinden istihbarat paylaşımının iki ülke arasında yapılacağının altı çizilmiş ve “ortak mücadele” kararı çıkmıştır. Tüm bu gelişmelere rağmen terörün 2008 ve 2009 yıllarında da devam etmesi, Türk kamuoyunda ABD'nin verdiği sözlerin lafta kaldığı izlenimini yaratmıştır. Yukarıda da görüldüğü gibi 2001 sonrası dönemde, ABD'nin Irak'a müdahalesi ve orada düzeni sağlayamaması sonucunda, Türkiye–ABD ilişkileri Türkiye'nin bu bölgeyle ilgili endişeleri ve güvenlik sorunu konusunda yoğunlaşmıştır. Türkiye'nin ABD'nin dolaylıda olsa söz sahibi olduğu Kuzey Irak bölgesinden duyduğu endişelere karşılık, ABD'den yeterli desteğin alınamaması, ABD'nin gerek hükümetin gerekse de kamouyunun güvenini kazanamamasına neden olmuştur.

2008 ve sonrasına bakacak olursak; Gerek Obama'nın başkan seçilmesi ve yaydığı olumlu hava gerekse de Türkiye'nin Ahmet Davutoğlu'nun yeni vizyonu olarak literatüre geçen ‘’komşularla sıfır sorun’’ politikasını uygulamaya sokması, ABD Türkiye ilişkilerinde olumlu bir hava yaratmıştır. Kıbrıs konusunun çözümü konusunda atılan adımlara ve özellikle Ermenistan’la ikili ilişkilerin gelişmesi yönünde atılan adımlara ABD açıkça destek vermiştir.

2009 ve 2010 yılları itibariyle, Türkiye ile ABD arasında yaşanan sorunların başında, Türkiye'nin terör konusunda ABD'den beklentilerinin devamının yanı sıra, Türkiye'nin İran'a yapılan yaptırımlara tam katılmaması ve Türkiye'nin İsrail ile yaşadığı bazı sorunlara ABD'den hiç destek alamaması gelmektedir. İran konusunda oldukça kesin çizgileri olan ABD, İran’ın nükleer programının hiçbir şart olmaksızın durdurulması yönünde politika izlemektedir. Bu konuda Türkiye ise, bölgede hiçbir ülkenin nükleer silaha sahip olmaması gerekliliğini altını çizmektedir. Burada Türkiye İran'ın yaptırımlar konusunda nükleer silah yapmasının engellenmesi fakat nükleer enerji bağlamında bazı kıstaslara dikkat etmesi şartıyla izin verilmesi gerektiğini savunmaktadır. Ayrıca, bölgedeki tek nükleer silahın İsrail'de olduğunu ve ABD'nin bu konuda da bazı yaptırımlara gitmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Fakat ABD özellikle İsrail'deki nükleer silahların sorgulanması konusunda hiçbir taviz vermemektedir. Ayrıca 2010 yılında yaşanan Mavi Marmara baskını sonrasında Türkiye'nin ABD'den her zamanki gibi sadece göstermelik destek alması, bu konuda ABD-Türkiye ilişkilerini samimiyetten uzaklaştırmaktadır.

Türkiye'nin son yıllarda izlediği sıfır sorun politikasında karşılaştığı bazı durumlar ve yukarıdaki iki konuda İsrail karşıtı tutumu ve İslami bir devlet olan İran yanlısı politikaları, kamuoyunda eksen kayması tartışmalarını alevlendirmiştir. Birçok soru akıllara gelmiştir. Peki gerçekten Türk dış politikası son yıllarda bir değişim içinde, fakat bu değişim eksen kayması olarak değerlendirilecek ve Türkiye yüzünü doğuya dönüyor diyip kestirilip atılacak kadar basit bir değişim mi? Yoksa gerçekten 21. Yüzyıl itibariyle değişen dünya düzenine ayak uydurmaya çalışan bir politika anlayışı mı? Bu değişimin mimarı olarak görülen Ahmet Davutoğlu'nun Türkiye'nin benimsediği dış politika vizyonunu anlattığı bir mektuptan alıntı vererek cevap aramanın bize yardımcı olacağını düşünmekteyim.

“ Yeni oluşan Dünya düzeninde Türkiye Uluslararası güvenlik ve refahı desteklemek adına iyice etkinliğini artan merkezi bir rol üstleniyor. Türk dış politikasının yeni dinamikleri Türkiye'nin dönemin gerektirdiği yeni vizyon, kararlılık ve güven ile hareket etmesini garanti ediyor. Son yedi yılda Türkiye uluslararası ilişkilerde sistematik ve uyumlu metodolojik yaklaşım göstermeyi başardı. Bugün Türkiye’nin dış politikası üç metodolojik ve beş işlemsel prensip içinde hareket ediyor.İlk metodolojik prensip, Soğuk Savaş süresince dış politikaya egemen olan “kriz eğilimli” yaklaşım yerine benimsenen “öngörülü” yaklaşım. İkinci metodolojik prensip, Türkiye’nin dış politikasını dünya genelinde “tutarlı ve sistematik” bir çerçeveye oturtmak. Üçüncü metodolojik prensip ise, Türkiye’nin bölgesinde hassas güç dağılımına sebep olan yeni görüş ve diplomatik modelleri kabul etmesi.

Davutoğlu Türkiye'nin artık tek boyutlu değil, çok boyutlu politika izleyeceğinin sinyallerini vermiştir. Görüşüme göre, özellikle 2007 sonrası dönemde, Türkiye'nin izlediği politikada buna uygun bir çerçeve içindedir. Artık sadece çıkarları doğrultusunda ABD'yi seçen fakat çıkarları çatıştığında ABD'den yinede kopamayan bir Türkiye yerine, her alanda çıkarlarını maksimize etmeye çalışan, bu yolda gerektiğinde İran'a bile bazı kurallar çerçevesinde destek verebilen, bir Dış Politikası uygulanmaktadır. Bu olaya küçük pencereden baktığımızda Türkiye'nin yüzünü doğuya döndüğü söyleyebiliriz, fakat ülkelerin yaptıkları söz konusu olduğunda gerçeklerin görülebilmesi için geniş çerçeveden bakılması gerektiğini unutmamamız gerekmektedir. Türkiye çok taraflı dış politika anlayışıyla, Batılı devletlerin yüzyıllardır yaptığını uygulamaya koymuştur. Yüzünü Batıya dönmek Batının çıkarlarıyla kendi çıkarlarını her koşulda ve şartta eş tutmak değildir. Bu gerçeği göz ardı etmeden yaptığımız yorumların son zamanlarda izlenen Türk Dış Politikasını anlamlandırabilmemiz için faydalı olacağını düşünüyorum.

Ege Uluslararası İlişkiler Bölümü 4.Sınıf Öğrencisi

KAYNAKÇA

1- Baskın ORAN, Türk Dış Politikası-1, İletişim Yayınları

2- İlber ORTAYLI, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, Timaş Yayınları

3- Özlem DEMİRKIRAN, Soğuk savaş sonrası Ortadoğu Ekseninde Türk-Amerikan İlişkileri, Yüksek Lisans Tezi

4- Mehmet ÖZTÜRK, Türkiye'nin Kuzey Irak Politikasına Teorik Bir Bakış, Sayı 19, Ocak – Şubat – Mart – 2010 Akademik Bakış Dergisi

5- Prof. Dr. Ekrem AKSOY, Batılılaşma Ve Atatürk, Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi Cumhuriyetimizin 75.yılı Özel Sayısı

6- Yakup MEMİŞ, Aslı GÜRKAN, Türk Amerikan İlişkilerine Bakış: Ana Temalar ve Güncel Gelişmeler,TÜSİAD ABD Temsilciliği,Temmuz 2002

7- Prof. Dr. Enver BOZKURT, Araş. Görev. Selim KANAT, Bush Dönemi Ulusal Güvenlik Stratejisi'nin Obama Döneminde Sürdürebilirliği,

8- Baskın ORAN,Türk Dış Politikası-2, İletişim Yayınları

9- Toktamış ATEŞ, Eksen Kayması, Bugün Gazetesi, 19 Haziran 2010

Son Güncelleme ( Pazar, 08 Mayıs 2011 19:18 )
 
Author of this article: Fatih GÖNEN

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Azerbaycan'ın İlk Sosyal Ağ Sitesi Burak BİLİCİ | Bilgisayar Mühendisi Türkiye'nin en özgür analiz merkezi. Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here Your ad here

Your are currently browsing this site with Internet Explorer 6 (IE6).

Your current web browser must be updated to version 7 of Internet Explorer (IE7) to take advantage of all of template's capabilities.

Why should I upgrade to Internet Explorer 7? Microsoft has redesigned Internet Explorer from the ground up, with better security, new capabilities, and a whole new interface. Many changes resulted from the feedback of millions of users who tested prerelease versions of the new browser. The most compelling reason to upgrade is the improved security. The Internet of today is not the Internet of five years ago. There are dangers that simply didn't exist back in 2001, when Internet Explorer 6 was released to the world. Internet Explorer 7 makes surfing the web fundamentally safer by offering greater protection against viruses, spyware, and other online risks.

Get free downloads for Internet Explorer 7, including recommended updates as they become available. To download Internet Explorer 7 in the language of your choice, please visit the Internet Explorer 7 worldwide page.